Mükemmel Olmalıyım, Yoksa…

Mükemmellik ve mükemmel olma ihtiyacı çağımızın vebası gibi bir durum.

Ancak bir yandan veba kadar tehlikeli, bir yandan da o seviyeye ulaşıldığına kanaat getirildiğinde ödülü de büyük; övgüler, alkışlar, tebrikler…

Peki ya sonra?

Hikaye yeniden başa dönüyor, bu sefer sıradaki diyor, yeni konu belirleniyor ve yine çabalıyor insanoğlu…

Mükemmelin kelime anlamı; kusursuz, tam, tamamlanmış olan, eksiksiz, yetkin, şahane…

Ya mükemmel olmak için çabalar, hayata ‘ya birincisin ya da hiç’ gözlüğüyle bakarken
yaşadıklarımızın ve kaçırdıklarımızın farkına varamazsak?

Konuya psikoloji gözlüğüyle baktığımızda, mükemmel olma istediğinin altındaki ihtiyacı görebilmek esas olan.

Mükemmeliyetçiliğin evrimsel olarak, tehdit durumlarında, kaos ortamlarında avantajlı olabilmek ve fırsatları kaçırmamak açısından fayda sağladığı bir gerçektir. Köleliğin olduğu zamanlarda, statü sahibi olanın özgürlüğünü koruyabilmesi gibi…

Ancak günümüzde, kölelikle ilgili bir kaygımız yoktur sanıyorum!

Mükemmeliyetçilik peşinde sürdürdüğümüz bir yaşamda;
genellikle tam olma, tamam hissetme, dinginlik gibi ihtiyaçlarımızın da olduğunu gözden kaçırırız.
Sürekli bir maraton koşuyormuş ve mutlaka birinci olmak gerekiyormuş gibi sürdürülen bir hayatta, ‘yaşam doyumu’ kavramından bahsetmek çok mümkün değil.

Mükemmeliyetçilik baskısından kurtulmak için;

* Biraz daha derine bakarak, ‘neden birinci olmak istiyorum, birinci olursam ne olur’ gibi soruların yanıtları ile temel ihtiyacımızın ne olduğuna ulaşmayı,
* Mükemmel tanımımıza uymayanların yaşamlarında sahip olduklarına bakarak, kaçırdıklarımızın farkında varmayı
tavsiye edebiliriz.

Örneğin, çocukluktan kaynaklanan bir maddi yetersizlik yahut eksiklik hissi ile gelişen bir mükemmeliyetçilikten bahsettiğimizi düşünelim. Böyle bir durumda kişinin, en üst seviyeye ulaştığında yani mükemmel hissettiğinde, ne kazanacağını ve hangi duygunun bu kazanca eşlik edeceğini tespit edebiliriz. Tam da bu aşamada, bir yetişkin olarak bu duyguya ulaşabilmek için gerçekten öyle bir kazanca ihtiyacımız var mı, yoksa zor bir yolu mu tercih etmişiz tespit edebilmek bize ihtiyacımız olan tatmin olmuşluk hissinin kapılarını açabilir.

Son olarak, 2. Dünya savaşında 200 kadar adaya gönderilen birliklere verilen ‘ne olursa olsun teslim olmamaları’ emrini, savaş bittikten yaklaşık 30 yıl sonrasına kadar sürdüren gerillanın hikayesini hatırlatmak isterim.

Özel görev için adaya gönderilen bu asker, Nagasaki ve Hiroşima’ya atılan atom bombalardan bi haber, savaşın bittiğine dair dağıtılan bildirileri de ‘bir oyun’ olarak değerlendirerek gerilla görevini sürdürmektedir.

Ta ki, 1974’te bir kaşif ile karşılaşana kadar. Kaşifin sözüne de inanmamıştır tabi ki.. Ancak kendisini oraya gönderen subay söylerse teslim olacağını söyler ve kaşif de hükümet ile iletişime geçerek aracı olur.

Gerillamız, askerlik görevini mükemmel bir şekilde yerine getirmiş ve söylenen emri ‘ne olursa olsun’ yerine getirerek teslim olmamış ve kendisine emri veren subay bizzat açıklama yapana kadar sürdürmüştür.
Peki ya kaçırdığı bir hayat?

Mükemmel bir askerdir, ancak yaşamının 30 yılını kaybetmiştir.

Mükemmeliyet uğruna kaçırdıklarımızı fark edebileceğimiz bir yaşam dileğiyle…